İşte bu nedenle şahsiyetlerinden taviz vermekte hiçbir sakınca görmemektedirler. Tabi burada önemli bir ayrımı belirtmekte fayda vardır: İnsanların kendilerinden makamca veya yaşça üstün olan birine saygı göstermeleri elbette güzel ve doğru bir davranıştır. Ancak kişilerin bunu yaparken kendilerine sağlayabilecekleri maddi menfaatleri değil Allah'ın rızasını esas almaları gerekir. Oysa cahiliye toplumlarında yaşayan bazı insanlar bu son derece önemli olan değerlendirmeyi yapmazlar. Zengin ve itibarlı gördükleri bir insan ahlaki yönden zayıf biri olsa bile ona saygı gösterirler. Buna karşılık kendilerine bağlı olarak çalışan kimseleri son derece saygılı ve güzel ahlaklı olsalar dahi genellikle hiç düşünmeden ezmeye çalışırlar. Çünkü burada da ölçüleri Allah'ın rızası değildir.
Cahiliyenin çarpık değer yargılarına göre kendileri o insanlardan makamca ve maddi olarak üstündürler, o halde onlara her türlü kötü muameleyi yapma hakkına sahiptirler. Artık patronunun karşısındaki o ezik insan gitmiş yerine kibirli, kendinden gayet emin, "dediğim dedik" bir yönetici gelmiştir. Emrindeki kişilere karşı son derece katı, prensip sahibi ve tavizsizdir. Etrafa sürekli emirler yağdırır, beklenmeyen bir durum karşısında ise ilgili kişiyi herkesin ortasında azarlamaktan çekinmez.
Bu kişiler patronlarının karşısında duydukları ezikliği ve aşağılanmışlık hissini kendi altlarında çalışan kimseleri ezip aşağılayarak telafi etmek isterler. Böylece şahsiyet bulduklarını ve patronlarının yanında büründükleri ezik kişilikten kurtulduklarını düşünürler.
Bu iki karakter arasındaki zıtlık iş yerinin çalışanları ve cahiliye toplumunun diğer bireyleri tarafından da gayet olağan karşılanır. Çünkü cahiliye ahlakının yaşandığı toplumlardaki sistem böyledir. Onlara göre, şirketin sahibi müdürlere, müdürler sekreterlere, sekreterler de temizlik görevlilerine ya da kendilerinden aşağıda gördükleri herkese diledikleri gibi davranmakta serbesttirler. Bu sıralama tersten ele alındığında ise herkes bir üstünün yüzüne karşı elinden gelen en iyi davranışları gösterir ve istenilenleri en titiz şekilde yerine getirdiği izlenimini vermeye çalışır. Ancak genellikle birbirlerinin gıyabında nefretlerini dile getirmekten çekinmezler ve doğal olarak birbirlerine gösterdikleri saygı da hiçbir zaman gerçek bir saygı olmaz.
Açıkça görüldüğü gibi bu, son derece çarpık bir sistemdir. Çünkü bu insanlar güzel davranmayı bildikleri halde sırf birbirlerinden menfaatleri olmadığı için bu tavırları birbirlerine göstermeye gerek duymaz ve ancak çıkarları söz konusu olduğunda karşı tarafa iyi davranırlar. Bu gibi yanlış tavırlar cahiliye sisteminin çarpıklığı içerisinde göze batmaz ve gündeme getirilmez.
Oysa bu davranış şekline rıza göstermek Kuran ahlakına uygun değildir. Çünkü insan vicdanının ve aklının yettiği ölçüde en güzel tavırları göstermekle yükümlüdür. Allah Kuran'da insanlara hoşgörülü ve tevazulu olmalarını emretmiştir. Konumu, mevkisi ya da sahip olduğu zenginlik ne olursa olsun hiçbir insanın büyüklük taslayabileceği kendine ait hiçbir özelliği yoktur. Makam da, mevki de ancak Yüce Rabbimiz'e aittir. Ayrıca Allah Kuran'da "...Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır." (Hucurat Suresi, 13) şeklinde bildirmektedir.
İşte mümin, bu gerçeğin bilincinde olarak güzel ahlakı yaşayan insandır. Karşısındaki insanın makamı, mevkisi ne olursa olsun saygılı ve nezaketli bir tavır gösterir. Kuran ahlakına uygun olan tavrın dışına çıkmaz. Bu nedenle de değişken ve samimiyetsiz bir karakteri de üzerinde hiçbir zaman barındırmaz. Allah'ın beğendiği ahlakı her an, her yerde, herkese karşı sergiler. Ayrıca sergilediği güzel tavırlarından dolayı karşısındaki kişiden hiçbir menfaat beklentisi içinde de olmaz, bunu sadece Allah'ın rızasını gözettiği için yapar.
|